Heybeliada'daki minik evden, şehirdeki minikten hallice eve taşınınca, bir kanepe alma zamanının geldiğine karar verdi. Sevgili eşiyle ayrı ayrı koltuklarda, film izlemek istemiyordu artık. Küçük dokunuşlarla, yanyana, kucak kucağa izlenmeliydi filmler. Nedendir bilinmez, Anadolu yakasındaki evlerine, Avrupa yakasındaki bir mobilyacıdan kanepe almayı uygun buldu. Bordo renkte, terletmez kumaştan, iki büyük minderli kanepe eve geldiğinde; 7 yaşında, evlerine televizyon geldiği zamanı hatırladı. Allah'ım, ne müthiş bir şeydi! Bu televizyon gerçekten bizim di mi? diye defalarca sormuştu annesine ve ağabeylerine. Gece olup, televizyon kapatılıp, herkes yatınca ikna olmuştu televizyonun da onlarla birlikte kalacağına. Her neyse, kanepe geldi, salonumsu odanın, sanki o kanepe için yapılmış yerine yerleştirildi. Aman! kanepenin sırtı duvara dayanmasındı; hiç sevmiyordu eşyaların duvara dayandırılmasını, iz oluyordu çünkü. Duvarlarda iz kalmasını sevmeme halini de uzun zaman düşünmüş, anlamlı bir gerekçe bulamamış, herkesin takıntısı var, benim neden olmasın? diyerek fazla üstünde durmamıştı. Kayısı rengi halının üzerinde pek güzel durmuştu kanepe. Her gün minderlerini kabartıyor, haftada bir, nemli bezle hafifçe siliyordu; uzun yıllar hayalini kurduğu kanepe artık evindeydi, doğal olarak evin en kıymetlisiydi. İlk 20 yılını geçirdiği evde, geceleri yatak olarak kullanılan, gündüzleri eteği fırfırlı örtüsü serilen, sırt minderli divanları vardı.
Yeni evin yemek masası, kanepeyi tam da cepheden gören bir noktadaydı. Son zamanlarda yiyen herkesin pek beğendiği özel soslu makarnalar yapıyordu. Bir Şubat akşamı sevgili eşi geldiğinde, evde iştah kabartan bir koku vardı. O gün ilk defa sarımsak ve mantar soslu Tagliatelle yapıyordu; bir yanda sosa, son dokunuşlarını yaparken, diğer tarafta Tagliatelle tam da istediği, hafif diri kıvama gelmek üzere haşlanıyordu. Sofraya, neredeyse yeşilin her tonundan otlarla yapılmış, üzeri cevizlerle süslenmiş, zeytinyağı ve nar ekşisiyle tadlandırılmış salatayı, az önce koymuştu. Sevgili eşi, eve hep aynı saatte gelirdi ve eşi kısa duşunu alıp, ev kıyafetlerini giydiğinde, yemeğin hazır olmuş olmasına özen gösterirdi.
Sevgili eşiyle, standart az konuşmaları ve birer kadeh şaraplarıyla, lezzetli olduğu en ufak bir şüphe barındırmayan Tagliatelle ve salatalarını yediler. Ellerine sağlık dedi sevgili eşi. O'ndan en çok bu cümleyi duyuyordu zaten, hafif bir tebessümle karşıladı beğeniyi. Sonrasında kanepeye yanyana uzandılar, Alkadraz Kuşcu'su filmini izlemeye başladılar. Konusu ve oyuncularıyla pek sevdiği bu filmi, şimdi sevgili eşiyle yan yana zleyebilir olmaktan mutluydu. Filmler sırasında, bugünkünden daha fazla ve sıklıkla verilen reklam aralarının birinde, yanyana'lıkları, kısadan biraz uzun, keyifli ve özlemli bir tentene'liğe dönüştü. İlk defa denediği sosla, kesinlikle son derece başarılı olan Tagliatelle, film ve tentene'lik iyi bir zamana denk gelmişti.
..................................
Bu kadar gecikmesi normal değil, diye düşündü bir gün ve bu düşüncesini sevgili eşiyle de paylaştı. Ertesi sabah, test aletindeki çift çizgiyi gördüklerinde, heyecanlandılar, telaşlandılar, sevindiler, ağladılar, bir dolu saçma sapan, karmakarışık duyguyla birbirlerine sarılıp, kanepelerine uzandılar ve uyudular.
..................................
Zaman geldi, tek başına film izlemeyi daha çok sevdiğini anladı; aldı kanepesini, 800 km. öteye (!) gitti.