"Nasıl yaaa! Böyle bir eve doğdun, 20 yıl yaşadın ve şimdi suşi'siz yaşayamıyorsun, öyle mi?" diye sordu hayretle. Bu soruyu O da, hayretle karşıladı. Doğup büyüdüğü evle, yediğinin, içtiğinin ne ilgisi vardı?
Bugünden bakıldığında yoksul denilebilecek bir hayattı. Ancak O'nlar hiç bir şeyin eksikliğini yaşamıyorlardı; herkes aşağı yukarı aynı şekilde yaşadığı içindi belki bu. Güvenle barınıyorlar, eğitim alıyor, bakım görüyor ve en önemlisi leziz yemekler yiyorlardı. Kocaman bir bahçede, meyvenin her türlüsü vardı. Duttan incire, nardan vişneye, incir, elma, armut, ayva, kayısı, şeftali, erik. Saksılardaki ortancalar, hercaisi dahil her türlü menekşe, aslan ağzı, küpe çiçeği, mis kokulu leylâklar, güller, hanımelleri, sarmaşık gülleri, filbahriler; şimdilerde pek çok insanın adını bile bilmediği labada, ebegümeci, kuzukulağı, radika. Bahar aylarında beyaz papatyaların içinde, sabırla aranan dört yapraklı yoncalar, duvar kenarlarında saat çiçekleri (passiflora).
Evin derme çatmalığı hiç önemli değildi. Zengin bir çocukluk yaşıyordu. Mandıradan süt alınırdı ama, zaten yan bahçede inekleri olan Karadenizli bir aile yaşıyordu ve o ailenin en büyüğünün (herkes O'na 'babaanne' derdi, adı bilinmezdi) yaptığı kaymak, tereyağ, reçel ve mısır ekmeğiyle mutlaka akşam üstü kahvaltısı yapılırdı. Sonra, onlara sonsuz gelen, yemyeşil bahçede koştururlar, papatyalardan taçlar yapar, ceviz ağacından taze ceviz toplar, elleri mosmor oluncaya kadar kırar, soyar, yerlerdi. Yetmezdi bütün bunlar, bahçenin en sonuna gider, ellerine, kollarına dikenler bata bata böğürtlen yerlerdi. Toplayıp, biriktirmez, hemen oracıkta ya dalında ya da ağacın dibinde tadarlardı bütün lezzetleri.
'Beybaba' gelirdi sonra, O'nun da adı bilinmezdi. Karadutların olduğu diğer bahçenin büyüğü, çoook büyüğüydü. Uzun boyu, uzun, ince zarif elleriyle, ulaşılamayan dallardaki karadutları toplar, çocuklara verirdi. Beybaba ihtişamlı ve sevecendi; adının önemi yoktu.
Anneler taze asma yapraklarından sarmalar yapar, korukların suyunu sıkar bamyaya katarlardı. İnce gövdeli, bereketli vişne ağacının meyveleri sekiz eve, leğenlerle verilir, kimi şerbet, kimi reçel, kimi likör yapardı; O'nun annesi reçel yapanlardandı :) Yağmur, kar, fırtına, nerden bileyim, herhangi zorlayıcı bir hava koşulu yoksa, hafta sonları mutlaka mangal yakılır; etler, Antepli ailenin, memleketlerinden gelen salça ve baharatlarla tatlandırılır, kebap yapılırdı. Bahçede kebaplar pişerken, mutfakta koca bir kaba, küçük küçük soğan, domates, salatalık, acı sivribiber, maydanoz doğranır, tuz ve limona, aynı bahçede yaşayan Balıkesirli ailenin getirdiği zeytinyağı eklenir, sumakla lezzetlendirilir; son olarak içine bir kaç tane buz atılırdı ki, sonrasında suyu, kaşık kaşık içilebilsin. Çocuklar arasında salata suyu kavgası bile olurdu. "Aman çocuk yiyecek, acı yapmayalım" gibi bir durum da yoktu. Sekiz evlik o bahçede herkes, herkesin mutfağına girer -onlarınkine bile-, dilediğini alır, yerdi. Kokulu sırık domateslerin tepeleri hafifçe kopartılıp, önce suyu içe çekilir, sonra dışı yenirdi.
Bahar, yaz aylarında, kapısının önüne, ilk kim kahvaltı sofrasını kurmuşsa, diğer evler ellerinde olanlarla sofraya dahil olur, her evin lezzeti, bir diğeriyle uyum sağlar; doygunluk, yerini hoş sohbetlere bırakırdı. Tıka basa doyan bahçenin çocukları da, tavukları beslemek üzere ortak kümese giderler; yeni yeni dışarı çıkmaya başlayan civcivleri de kedilerden korumak, günlük işlerinin en sorumluluklu parçası olurdu.
Her ne yaşanırsa yaşansın, keyif dolu bahçenin, eğik damlı, iki odalı evinde yaşamak, bereketli, besleyici bir şeydi. Lezzet kokardı her yer.
Akşam vakti, çerez almak için yalvarmaya başladığında bahçe çocukları; mangalda ne varsa ekmek arasına konur, bakkal amcaya gönderildi. Bakkal amca, gerçekten amca'ydı...
Onca çeşitliliğin içinde, yıllar sonra suşi'yle tanışması ve sevmesi hiç de garipsenecek bir durum değildi aslında. Yaşadığı bahçenin bir yanında kentli, diğer yanında taşralı, bir yemek kültürü vardı. Evlerden birinin balkonunda barbekü (o zamanlarda da adı bu muydu, bilemiyoruz) yanar, üzerinde kemikli, kemiksiz etler, köfteler pişer, şaraplar içilirdi, bir diğerinde bildiğimiz mangal yanar, kebaplar yapılır, rakı bardakları tokuştulurdu; o balkonla, bahçe arasında her şey ortaktı; hatta yan bahçelerle bile.
Kayıplar yaşadığı, anlamakta zorluk çektiği kitaplar okuduğu, yemek masasında uzun ama, gerçekten uzun sohbetlerin yaşandığı, ilk aşkını yine o evin yemek masasında evdeki büyüklerine tanıştırdığı, çok ağladığı, çok güldüğü, kendini yok etmek istediği, gelin çıktığı, hemen her lezzetin barındığı, o büyük bahçeli, derme çatma evde öğrendi, yaşamın tüm tatlarını.
Aslolan nerede doğup büyüdüğün, nasıl yaşadığın değil; damağındaki tatlardı.