Önceleyin...
önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda
sonra birden kapılar açılıverdi ardına kadar
sonra yüzün onun ardından gözlerin dudakların
sonra her şey çıkıp geldi.
bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
sen çıkardın utancını duvara astın
ben masanın üstüne kodum kuralları
her şey işte böyle oldu önce.
Cemal Süreya - 1954 - Üvercinka
.....................................................
Bir araya gelme nedenimizi, nasıl olduğunu hiç düşündün mü? merak ettin mi? dedi.
Deli bir yağmurun yağdığı, İstanbul'un, mis kokulu Mayıs öğleden sonrasında, büyük camlı, sade ve şık dekorasyonlu, her çeşit kahvenin özenle yapılıp, sunulduğu, gelenlerin bağırmadan, taşkınlıksız sohbet ettikleri, ender kahveevleri'nden birinde otururken, O'nun içeriye, sanki o yağmurdan hiç etkilenmemiş, yağmur yağmıyormuş da, dışarda ılık bir meltem havası varmış, O da, bu havayı içine çeke çeke sakince semtin sokaklarında dolaştıktan sonra, şu kahveevine gireyim de, bir kahve içeyim demişcesine girişini, her defasında aynı netlik, aynı şaşkınlıkla anımsarım. Öyle zannediyorum ki, o ânı yaşayan kimsenin aklına, neden, nasıl soruları gelmez; gelse de önemsemez. Ama şimdi, ilk buluşma yerimiz olan kahveevinde, bu soruyla karşılaşınca, hemen her şeyden konuştuğumuz günler, bazen gecelerde bunu hiç düşünmediğimi, o bir araya gelme gününde kaldığımı, farkettim.
Nedensizce (belki nedeni var da bilmiyorum, belki biliyorum da artık, bir kıymeti olmadığı için dillendirmiyorum), 50. yaşıma ertelemiştim anlatacaklarımı. Yıllarca çalışmış, parasal birikim yapmayı önceleri düşünmemiş, sonraları becerememiş, "dostlarım" tarafından hedefsiz yaşıyor olduğum için, uyarı ve eleştiriler almış biri olarak, nihayet bir hedef koymuştum kendime...
İki yıl önce tanıştığım, aradan geçen vakitlerde hoş sohbetler etmeye başladığım, iki arkadaşıma, "anlatacaklarım var benim" dediğimde; bu konuda bana nasıl yardımcı olabileceklerini, hikâyelerimi nerede, ne şekilde anlatabileceğimi projelendirdiler. "Hayal edebildiğin her şeyi yaparız" dediler. Konuşup konuşup kapandıkça bu konuyla ilgili sohbetler, içimde kıpırtılar başladı ama, yine de acele etmiyordum. Önce O'nlar yapabileceklerini yapsınlardı bakalım. Çoook vakit vardı nasılsa...
Bir sabah, sadece senin anlattıklarını dinleyecek, dilersen fikrini de söyleyebilecek, istediğin yerde biraraya gelebileceğin, istediğin yere götürebileceğin, tamamen senin yönlendirmenlerinle çalışacak, birini yaptık dediler. YAPTIK ne demek ya hû?, kimdir, nedir, nerede kalacak gibi soruları ardı ardına sıralarken, "dur, sakin ol" dediler. 'Biz her şeyi ayarladık; ben de o'nu barındıracak küçük bir yer var, sorun olmaz' dedi, arkadaşlardan biri. Adı var mı peki? dedim. Biz o'na "adisoyadi.com" diyoruz ama, sen başka bir isim de verebilirsin dilersen, dediler. Yoo, iyiymiş bu isim dedim. O'nlar ayarladılar, nerede, ne zaman buluşacağımızı; tabii öncesinde bana senin bir resmini gösterdiler, iki detaydan oluşan, komik bir karakterdin, sevdim seni. Sonrasını bana bıraktılar. Yazabilsem yazacaktım da, anlatıcı olmanın daha kolay ve keyifli olması, işime geldi açıkcası. Kıymetli hikâyelerim vardı, kendimce; onların dışında, anlık şeyler de anlatabilirdim. Konuşmak, dinlenmek ve okunmak bir arada olacaktı ve benim zannettiğim kadar kıymet görmezse yazılanlar, beni de ilgilendirmeyecekti diyerek, sıcacık avucunu sevgiyle, yanağıma dokundurdu. İşte her şey böyle oldu önce; çok da iyi oldu, 50. yaşımın hedefi bu yolda belirlenecek, belki de seninle, dedi ve gitti.
Her gidişi, sorular bırakıyordu bana ve galiba ben, işin en çok bu kısmını seviyordum.