avatar

Çınar Ağacı...
... iyi müzik vardır...

28/11/2014
Serap Eflanlı

Moda'dan, Kadıköy iskelesine doğru kararlı adımlarla yürüyerek geldim ve sizde Alan Parson Project var mı? diye girdim konuya. Elbette var, siz hangi albümünü arıyorsunuz? dedi. Hangisi var? diye sordum, çekinik. Hepsi var ama, Eye in the sky, en çok dinlenenlerdendir; isterseniz kasete çekebilirim sizin için, yarın gelip alırsınız. 

Kadıköy Postanesi'nin önündeki ulu çınar ağacının dibinde, açılır kapanır, ahşap seyyar kutusunun içinde, çeşitli plaklar ve kasetler vardı. Duruşu pek bir hoş ve baştan çıkarıcı olan (o zamanlar, cool ya da karizmatik kelimelerini bilmezdik), erkek kişisine yaklaşabilmenin yolunu bulmuştum. Hayatında sadece yerli müzik, devrimci marşlar olan ben, nereden duymuştum Alan Parson Project'i bilmiyorum ama, işe yarayacak gibi görünüyordu; ilk karşılaşma sonrasında. Hey Tanrım'dı ya! Yarın ne zaman olurdu acaba? Uyumak mı? Uyumamak mı çabuklaştırırdı zamanın geçişini?

Çok şükür, yarın oldu! Gittim çınar ağacına, oradaydı. Beni görünce, hazırladım kasetinizi, vaktiniz varsa oturun biraz, çay içip sohbet edelim isterim dedi, samimi bir gülümseyişle. Seksen'lerle böyle olurdu, yirmi'lerinin başındaki insanların yakınlaşmaları. Mutlak işe yarar bir neden, ortak bir konu olması gerekirdi. Tabii, O'nun "yakışıklılığı" ve benim "güzelliğim" önemliydi ama, başka anlamlar katmak gerekirdi ve konuşabilmek çok önemliydi.

O bana, bir takım gruplardan, solistlerden, şarkılardan sözetti, hikâyelerini anlattı saatlerce; ben yığınlarca çay içip, hayranlıkla dinledim; ne çok şey biliyor diye. Arada, siparişlerini almaya, müzik sohbeti yapmaya gelenler oldu. Belli ki O, müzik bilgisi ve plak arşivi nedeniyle sadece Kadıköy'de değil, İstanbul'un pek çok yerinde nam salmış biriydi ve ben O'nun yanındaydım! Havanın erken kararmaya başladığı aylardaydık, birlikte ofisini :) toparladık. Gelmek ister misin benimle? dedi. İster miydim? Gitmemek için iyi bir sebep bulamayınca, olur dedim. Odun sobası çıtırtılı, sıcak, kurufasulye kokan bir eve girdim; kısa bir minibüs yolculuğundan sonra. Mutfaktan, dudaklarının orta yerinde Samsun sigarası olan, boylu poslu, saçları soğan kabuğu renginde bir kadın çıktı. Soru işareti gülümsedi bana. Ürkekçe, iyi akşamlar diyerek, elini öptüm. Anne, ..... kız arkadaşım ..., isterse ve senin de iznin olursa, bizde kalacak bu akşam dedi. Kız arkadaş mı? Sizde kalmak mı? gibi aklımdan geçen heyecanlı soruların arasında, tabii evladım siz nasıl isterseniz, onay cümlesini duydum... 

Birlikte yemek yedik, anne inceledi beni uzun uzun, çaktırmamaya çalışarak. Ben kibar gülüşler gönderdim; nedensiz güldük dakikalarca, tanımadığım, bilmediğim onlarca şarkı dinledim, yüzüncü çayımı içerken.

Sonra uyuduk... O gece ve sonraki ikibuçukyıl hemen her gece o evde, birlikte uyuduk. Yığınlarca anı biriktirdik, kavga ettik ve ama en çok müzik dinledik; sevindik aldığımız her yeni plak ve sonrasında CD'ler için...

Bugün, "güzel olan her müziği dinlerim" diyenleri, "sözlerini anlamıyorsun, nesini beğeniyorsun?", "......" cümlelerini sarfedenleri anlamıyorum; yanıt verme gereği de duymuyorum. Benim için durum net; bir şarkıyı dinleyebilmem için, sözlerinin ne dediğinden çok -ki ille de sözü olması gerekmez- melodinin akışı, vurgusu, tınısı, şaşırtıcılığı, iniş-çıkışları, gerçekten "güzel" olması gerekiyor. Söze takılınca, melodi önemsizleşiyor, belki de sırf bu yüzden sırtımı dönerim kimi sözlerini anladığım şarkılara. Elbette aklımın erdiği ve bilebildiğim kadardır beğeni kapasitesim ama, biliyorum ki "İYİ MÜZİK" diye bir şey vardır; her "müzik" dinlenmez...

Yorumlar Yorum Yap

Son Yazılar