Bütün bir akşam huzura dokundum, huzuru sevdim; sonra huzurla uyudum... Mutluluğun da, huzurun da resmini çizemem ama, nasıl olduğunu "kendim"den bilirim.
Hiçbir olayda, nesnede, durumda, kişide değil huzur. Başlı başına kişinin kendisinde. Zaafları, örselenmişlikleri, tökezlemişlikleri olsa da, içindeki huzuru koruyan, yetmez bir de dağıtan olmakta. Bulunduğu ortamda, bir şeyler yaparak ya da hiçbir şey yapmayarak, neredeyse nefes bile almadan durmak, durabilmek doğallıkla; çok az insanın başarabildiği ve çok az insanın başına gelen en kıymetli duygu hali. Ne aşk, ne sevgi, ne sevişmek, ne saatlerce konuşmak, ya da nerden bileyim işte, her neyse... kıymetli olan sadece huzur.
Huzursuzsan, ekmek bayat, yoğurt ekşi. Huzursuzsan, her zaman yaptığın yemek kötü, yıkadığın çamaşır yeteri kadar temiz değil. Şakır şakır yağmur yağarken, gelmeyen minibüs, yetmez beklerken geçen araçlardan üzerine fışkırtılan çamurlu su; seni bu çaresizliğin içinde debelenmek zorunda bırakan, seni öfkelendiren; huzursuzluğun.
Miş gibi, mış gibi olma halin, huzursuzluğundan. Bir şeyler sürekli sıkar durur seni ve bu sıkıntının sebebini hep dışarda ararsın, bulursun da kendi meşrebince. Oysa, olan her şey senden ve senin.
Hayatı kabûllen, yaşadıklarını kabûllen, kendini kabûllen. Sevmedin mi bu kabûlü, değiş ya da değiştir. Deme sakın kendine ve hiç kimselere; "... ama tarihsel bir genetik ve dayatma var..." diye. Varlığın, duruşun, yaşayışın huzurdan yanaysa eğer, "huzuru kim s....?" diye sorma ya da sor da, sonra aynaya bakmayı unutma.