Kış aylarında, küçücük evimizde yanan çingene sobamız vardı. Borusundaki telde çamaşırlar olan. Üzerinde demir maşayla kestaneler çevrilirken; önce çıngırağını duyduğumuz, "Booooozaaaaaa!" sesiyle, "kestaneleri çevirmeyi unutma", "anne versene sürahiyi", "hadi çıkart parayı abi", bağırışları birbirine karışır; çoğunlukla ben, "bozacı ammmcaaaa, bekleee" diye bağırarak önden gider, O'nu durdururdum.
Abilerimden biri, elinde sürahiyle gelir, "iyi akşamlar dayı, doldur bakalım, şu kadar liralık" derdi. "Evde leblebi var mı?" diye sorardım telaşla, abim kafamı okşayarak "var ufaklık var, merak etme" derdi. Ne kadar olduğunu bilmediğim ama, gözüme çokca görünen boza, eve gelip de bardaklara konduğunda, hiç yetmeyecekmiş gibi gelirdi bana. Leblebiyi üzerinde değil de, yanında severdim. Korkardım çünkü, boğazıma kaçacak diye. Cânım bozayı, önce yavaş sonra, dayanamayarak büyük yudumlarla bitirir, yetmez bir de parmağımla bardağı sıyırırdım dibine kadar; annemin kızgın bakışları, "tok evin, aç kedisi" sözleriyle. Valla başka bir durum olsa utanırdım, annemin bakışından ve söylediklerinden -ki düşünüyorum da, beni istemeye istemeye götürdüğü komşu ziyaretlerinde, fazladan yediğim her lokma boğazıma dizilmiştir- ama, konu boza olduğunda, gür, kıvırcık saçlarımı savurup, dayanamayacağını bildiğim gülüşümle, "çok seviyom annem bozayı, kızma bana n'olur" derdim. O'na, sadece bozalı akşamlarda şımarabiliyordum.
..........................................
Yıllar geçti... Annem gitti... Ben abilerimle, her kış akşamı sokağımızdan geçen bozacıya yetişip, boza aldık bir süre. Zamanla tadı aynı olmaz oldu... Ya da aynıydı da, annemin sesi ve bakışları olmayınca, tatsızlaştı; vazgeçtik bozacının peşinden koşmaktan da, almaktan da.
..........................................
Ergenliğimin ortalarında, bir kış günü, tek başıma bindiğim Kadıköy-Karaköy vapurunun arka güvertesinde, çay ocağına yakın bir yere oturdum ve burnuma gelen keskin tarçın kokusunun büyüsüne kapılarak, büfeye doğru yürüdüm, "bu kokan nedir?" diye sordum. Yaşı benden az büyük, temiz, güleryüzlü garson "salep; ister misiniz" dedi. "Evet" dedim ve sıcağa yakın ılıklıktaki, tarçınlı bu içecek, aldığım her yudumda dudaklarıma yapışarak, içimi ısıttı. Kendimle yaşadığım bu kaçamağı, kimseye anlatmadım!